Bir Haziranla Bir Başka Eylül Arasında*

Şükran Yiğit’in "Ankara, Mon Amour"‘u, Ankara’yı hikayenin en önemli öznelerinden biri yaptığı halde, soğuk ve gri şehir Ankara imajıyla taban tabana zıt, insanın kolaylıkla yakınlık kurabildiği, deyim yerindeyse insanın içini ısıtan bir kitap. Ankara’nın üç farklı dönemine üç ayrı kişinin gözünden tanıklık ediyoruz romanda. Altmışlı yılları mutlu bir çocuğun, seksen öncesini yalnız bir genç kızın ve iki bine yaklaşan Ankara’yı yaşlı bir adamın gözlerinden izliyoruz. Bu yazı ise, kitabın iki ana karakteri olan Suna’yla Emel’i ve aralarındaki ilişkiyi ruhsal açıdan irdelemek üzere kaleme alındı.

SUNA

Kahramanımız okul çağına gelmiş, okul öncesi son yazını yaşamakta olan Suna. Ağır bir hastalık nedeniyle bütün kışı hastanede, baharı ise evde ona iğne yapan zayıf, uzun boylu, tahta gibi dümdüz bir kadını bekleyerek geçirmiş ve bu süreçte oldukça sıkılmıştır. Yazın gelmesi ile birlikte normal hayatına -sokağa- geri döner. Kelime dağarcığı hızla genişlemekte, daha doğrusu her gün yetişkinlerin yeni yeni kelimeleri ile tanışmakta, kafası karışmaktadır. İlgisi ikiye bölünmüş durumdadır. Çocuk olmaktan, bütün gün sokakta gazoz kapakları ile oynamaktan oldukça memnundur ama diğer yandan hayatına giren, yetişkinlerin dünyasına ait anlam veremediği isimler-kavramlar vardır: Zeki Müren, DEV-GENÇ, Makaryos, aşk…

Suna, anne-baba ve iki çocuktan oluşan çekirdek ailenin küçük kızıdır. Annesi Suna’nın tarifine göre "hayattaki davranışlarının nedeninin aranacağı tek motif çocukları olan" bir kadındır. Suna’yla birlikte sık sık sinemaya gider. Sıkı giyinmesi, yemek yemesi konusunda onu sürekli uyarır. "Anne güzelliğinde"dir ve "yakınlığı kirazlar gibi göz kırp"maktadır. Sürekli Suna’yı koruma- kollama uğraşı içindedir ve bu durum artık büyüdüğünü düşünen Suna ile aralarında gerilimler çıkmasına neden olmaktadır.

Örneğin Suna hastalığından sonra ilk kez sokağa çıkmak istediği an, annesi önce itiraz eder. Suna ile annesinin karşı karşıya geldiği uzun sessizlik anının ardından annenin "Üstüne bir hırka giy bari" ifadesi kızını bırakabildiğini gösteren önemli bir cümledir. Bu cümle ile annesi, Suna’nın özerkliğine izin verirken onu koruma isteğini de dile getirmektedir. Benzer bir gerilim "el tutuşmak" konusunda da sık sık karşımıza çıkmaktadır. Kimi zaman anne kazanır: "Sonra da kavga etmiştik annemle, karşıdan karşıya geçerken yine elimi tutmaya kalkmıştı çünkü. Karşı çıkınca da bu sefer bileğimden tutmuştu. Kimse görmemişti gerçi, ama olsun". Kimi zaman Suna: "Sonra el ele tutuşmadan, yani iki eşit insan gibi havadan sudan konuşarak vardık eve."

Bütün bu gerilimlere rağmen Suna kendini güvende hissetmediğinde sığınacağı yer annesinin yanıdır. Mahallelerine gelen kör şarkıcılar onu korkuttuğunda da öyle yapar: "Annemin elini tuttum… Kulaklarımı tıkadım, annemin arkasına geçip yüzümü onun yumuşacık vücuduna gömdüm."

Burada gördüğümüz anne-kız ilişkisi çocuğun kendini güvende hissetmesi ve zarar görmemesi için gerekli koşulları hazırlarken onun bireyleşmesi için gerekli zemini de sunmaktadır. Suna’nın annesini tarifine geri dönecek olursak, "hayattaki davranışlarının nedeninin aranacağı tek motif çocukları olan" bu annenin Winnicott’un tarif ettiği "yeteri kadar iyi" bir anne olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. (1) (Donald Woods Winnicott, Psikozlar ve Çocuk Bakımı).

Baba ise çok fazla çıkmaz karşımıza, onu hastaneden alıp eve getirmiştir, akşam yemeklerinde görünür, memleket meseleleri tartışır ancak vardır ve belli ki varlığı güven vermektedir. Suna’nın ödipal dönemi henüz geride bıraktığını; babaya olan aşkından vazgeçerek anne ile özdeşim kurma peşinde olduğunu göz önünde bulundurursak bu durumun olağan olduğunu iddia edebiliriz.

Suna’da gizil dönemi çocuklarına özgü özellikleri oldukça rahat gözlemleyebiliriz. Bildiğimiz gibi bu dönemde cinselliğe olan ilgi devam etmekle birlikte cinsel enerji süblime edilmektedir. Suna’nın, annesi ile komşuları arasında geçen konuşmayı "Özkan Serpil’e âşık olmuş, her gün aynı şarkıyı çalıyor" aklının bir köşesine not ederek gazoz kapağı savaşlarına koşuşu bu durumu çok güzel örnekleyen bir sahnedir. Cinsel enerjisinin bir kısmı bilişsel kapasitesinin gelişimine bir kısmı da bedensel aktivitelere (gazoz kapağı savaşları) yatırılmaktadır.

Suna anne-baba-çocuktan oluşan üçlü ilişkiyi bir kenara bırakmaya çalışmakta ve kendini başka bir alanda var etme çabası vermektedir. Artık ilgisinin anne ve babasından çok arkadaşlıklarına yönelmiş olduğunu görürüz. Gizil dönemin önemli özelliklerinden biridir bu: gizil dönem çocuğu anne babadan bağımsız olarak kendini var edebildiği alanlar aramaktadır. Arkadaşlık ilişkileri bu anlamda önemli yer tutar.

Suna geçirdiği ağır hastalıktan sonra "ordu" diye nitelendirdiği sokak arkadaşlarından ve "dünya işleri"nden uzak kalmıştır. Hastaneden eve dönünce yaptığı ilk iş pencere kenarına bıraktığı gazoz kapaklarına koşmak olur. Yazla birlikte arkadaşları sokakta koşturmaya başlayıp, sesleri pencerelerden eve doluştuğunda annesinin uyarılarının bir ehemmiyeti kalmayacak ve Suna arkadaşlarına, "dünya işleri"ne geri dönecektir. Hastanede yattığı için gazoz kapağı biriktiremediği o karanlık dönem artık geride kalmış ve orduya tekrar katılmıştır. Ordu’ya yeniden dönerken Suna’nın kafasında şu soru vardır: çocuklar yokluğunu hissetmişler midir? Onu yine aralarına alacaklar mıdır?

Suna’nın ordu tabiri ve sokak arkadaşları ile ilişkisi oldukça fallik unsurlar içermektedir: ordu tarifinin kendisi, gazoz kapağı toplama, koşuşturmaca, aralarında kurdukları acımasız ilişki… Ancak bu durum şaşırtıcı değildir. Bu dönemde kız çocuklarının bazı fallik özellikleri muhafaza ettiklerini bilmekteyiz. Greenacre (1950), uzatılmış ödipal uğraşların çok fazla hâkimiyeti altında kalmadığı müddetçe biseksüel idantifikasyonların bazı seviyelerinin çoğu kızda gizil dönemin bazı zamanlarında ortaya çıkma olasılığının olduğunu söyler (2) Peter Bloss, On Adolescence).

Yine bu dönemde, çocuğun kendini değerli ve önemli hissetmek için ebeveynlere duyduğu ihtiyaç yerini yavaş yavaş kendi başına elde ettiği başarılar ve gösterdiği ustalıklar sonucu nesnel ve sosyal olarak kazandığı onaya bırakır (2). Koşarak orduya yetiştiğinde: "ordu bu yeni neferini, anneannesinin namaz kılarken, yanına oturup onun yaptıklarını yapmaya başladığında "seni algıladım, ama şimdi ibadetteyim" vakur bakışıyla selam’lamıştır. Grup onu kabullenmiştir: "İşte buradaydım, saflara katılmıştım." Grup içindeki yeri de önemlidir: "bugün on dördüncü sıradan on üçüncü sıraya terfi etmiştim. Yemekten sonraki uzatmalarda, akşamları bir daha sokağa salınmayan çocuklar yüzünden sekizinci sıraya kadar yükseldiğim oluyordu." Böylece Suna’nın özgüveni kendi becerileri - kurallara uyması, hızlı koşması gibi- sayesinde pekişmektedir.

Bununla birlikte grup kurallarını oldukça iyi kavramıştır. Yanlış bir zamanda dikkati üzerine çekerek grubun ulaşmak için can attığı hedefin gerçekleşmesini engellediğinde grubun gazabının üzerine olacağını bilmektedir. Bu nedenle iyileşip gruba katıldığı gün bakkal Şahabbettin’in dikkatini çekmiş olmaktan oldukça rahatsızlık duyar.

Suna yetişkinleri bir türlü anlayamaz, yetişkinler soyut-mecazlı konuşur çünkü. Özkan’ın her gün dinlediği şu şarkı örneğin, "sokağın adı çarşı, evlerimiz karşı karşı". Oysa Özkan ağabeylerin evi Serpillerinkinden üç ev ileridedir. Üstelik sokağın adı da çarşı değildir! Kahve içmez çünkü kahve içerse kararacaktır. Logodaki siyah kız gibi olmaktan korktuğu için "Mabel" sakız da almaz. Annesiyle filmlere gider: "Sürtük" kötü kadın demektir, öyleyse Türkan Şoray kötü kadındır. Ya da albüme bakarlar annesi ile. Sırası ile her bir resme ve sıra dayısının Fransa’dan yolladığı resimlere gelince sorar:
“Nasıl Fransa?”
“Avrupa, ecnebi memleket.”
“Peki, dayım ecnebi mi, o yani ecnebi film mi anne?”

Bütün bu örneklerde Suna’nın dile olan ilgisini, yetişkinlerin dili kullanımındaki sırlarını, mecaz ve soyut ifadeleri anlama çabasını görmekteyiz. Bilişsel fonksiyonlarında hızlı bir gelişme söz konusudur. Etrafını çok iyi gözlemlemekte ve anlamak için büyük bir gayret göstermektedir.

Bu dönem çocuğunda zaman kavramı da yavaş yavaş gelişmektedir. Bu yaşlarda bir çocuk günleri bilebilir, saati okumayı dahi öğrenebilir ancak kavram olarak öğrendiği şeylerin dördüncü boyutta neye tekabül ettiğini anlamakta güçlükler yaşar. Ve şu cümleler Suna’nın bu konuda yaşadığı zorluğu çok iyi ifade eder: “Ne kadar zaman geçmişti acaba? Saatlerle de işlemiyordu ki kafam. En uzak zaman dilimi yarındı, en güzel şeyler beş dakika sonra olacak olanlardı, öğleden sonra belki beklenebilir bir şeydi, akşama doğru ise hala belirsizliğini koruyordu.

Suna’nın bu şekilde hızla gelişen sosyal, entelektüel ve motor yeterlilikleri egosunu güçlendirmekte, böylece Suna’nın şimdiye kadar özsaygını düzenleme işlevi görmüş olan anne ve babasına artık yavaş yavaş kendi içsel zenginliği de eşlik etmektedir (2).

Suna’nın hayatı sokak savaşları, anne ile gidilen filmler, abla ile didişmeler minvalli ilerlerken günün birinde “hayatın dışında”, “hiçbir yere bakmıyor” gibi görünen bir anne-kız mahallelerindeki “Bahçeli Köşk”e taşınarak hayatlarına girer ve onda çok büyük izler bırakırlar. Kendisinin ancak güneşe çıkınca “sarı” olan, mavi-siyah saçlarına inat, sapsarı saçları vardır bu kızın. Suna yakın zaman sonra onunla tanışır ve adının Emel olduğunu öğrendiği bu kızın diğer bütün arkadaşlarından farklı olduğunu şaşırarak anlar. “Emel ben ve onlar kategorisinin tamamen dışında, varlığını ne benimle ne bana rağmen değil, benim dışımda sürdüren üçüncü türün ilk habercisiydi.”

Emel’le ilk karşılaştığı anı şu şekilde tarif eder: “O an, güneş olmadan da sapsarı parlayan, upuzun saçlarını gördüm bir çocuğun. Kırmızı bir elbise, dizlerine kadar beyaz çoraplar ve bana göre numarası bir türlü bulunamayan o kırmızı rugan ayakkabılardan giyinmişti. Ne savaşla, ne orduyla, ne gazoz kapakları ile ilgilenir ne de ilgilenecekmiş gibi bir hali vardı.” Bu kız sanki Suna’nın anti-tezi ya da öbür yarısıdır. Suna’yı tamamlayacak olandır. Suna’yı Emel’e doğru çeken şey temelde güçlü bir merak duygusu gibi görünmektedir. Emel, Suna’dan ve tanıdığı diğer insanlardan o kadar farklıdır ki bu merak duygusu Suna’yı adeta Emel’e doğru iter. Bu anlamda Suna’nın meraklı olduğu kadar cesur olduğunu da söyleyebiliriz, çünkü hayatın dışında gibi görünen bir kıza “Senin ismin ne?” diye sorabilmek merak olduğu kadar cesaret göstergesidir de kanımca.

Bu soru ile hem Bahçeli Köşk’ün hem de o gizemli çocuğun dünyasının kapıları açılır Suna’ya. Ancak Suna burada karşılaşacaklarına, “bu yeni hayat türüne” henüz hazır değildir. Çünkü oyun Emel için ev eşyalarının minyatürleri olan oyuncaklarını sessizce yerleştirip misafircilik oynamak demek iken, Suna için toprak ve suyla fırıncılık oynamak demektir. Emel’in böyle pis bir oyunu oynamayı reddetmesi Suna’yı büsbütün şaşırtır. “Kimsenin bizi görme tehlikesinin olmadığı bir anda, bir insan nasıl kendi kendine ellerimi kirletemem diyebiliyordu. Bu durumlardaki tek tehlike fırın yapımının ortasında kendini bilmez bir annenin birden bire ortaya çıkıp bağırmasıydı”. Bu paragraf Suna ve Emel arasındaki farklılığı açıkça ortaya koymaktadır. Suna dokunmaktan hoşlanır; hayata, insanlara, şeylere… Sokaktadır, yani hayatın içinde. Emel ise dokunmaktan, kirlenmekten, yaklaşmaktan bir o kadar çekinir; evdedir, yani hayatın dışında. Emel’in tuttuğu tek şey annesinin elidir.

Burada bir parantez açıp birbirinden bu kadar farklı olan iki kız çocuğunun annelerine değinmek istiyorum. Suna’nın annesi, ablası ve dayısı ile Emel ve annesinin topluca çıktıkları Gençlik Parkı gezisinde iki kız arasındaki farklılığın temel nedenlerini de anlamak için kimi veriler elde ederiz. Suna annesinin o günkü halini şu sözlerle tarif eder: “Annem japone kollu sarı elbisesini giyinmişti… Bu elbise aynı limon kolonyası gibi bir ferahlık veriyordu içime. Hayat hemen oracıkta, kolonyalı ellerimi koklarken yeniden başlıyordu sanki… Annem bir anne güzelliğindeydi, yakınlığı İrfan Amca’nın ağacındaki kirazlar gibi göz kırpıyordu insana.” Suna, Emel’in annesi Gülay hanımı ise şu ifadelerle tarif eder: “Bir siyah lale. Uzak. Topuzlu. Boynunu bükmüş, vazoda tek başına duran, rengini bilmeyen bir çiçek.”

Bir yanda limon kolonyası ferahlığında, kiraz yakınlığında bir anne diğer yanda ise bir uzak, siyah lale vardır. Elbette ki limon kolonyası anne, sokakta bütün gün koşturan, çamurlara dokunup fırıncılık oynayan, etrafında konuşulanları anlamak için yoğun bir çaba sarf eden hayat dolu Suna’nın, siyah lale anne ise evden dışarı çıkmayan, sessiz ve suskun, hayatın dışında Emel’in annesidir.

Emel ve Suna’nın arkadaşlıkları bu şekilde, Suna’nın merakı, inadı ve cesareti sayesinde ilerler: ‘İkili bir hayat yaşamaya başlamıştım. Sabahları Bahçeli Köşk, öğleden sonraları ise sokak. Yalnız Bahçeli Köşk karım mı metresim mi onu bilemiyorum… Bahçeli Köşk mahalleden arkadaşım olamazdı çünkü varlığında sümük, tükrük, çiş, çamur, zulüm, kötülük için kötülük ya da itilaf ve ittifak kuvvetleri gibi ana bileşenlerden hiçbirisini barındırmıyordu. Bunun yanında ne karım olacak kadar bir tefliksizlik vardı aramızda ne de metresim olacak kadar bir tutku. Bahçeli Köşk yirmi yıllık evliliklerin tatsız, ağırbaşlı, sonradan ihtiyaçtan icat olunan “karşılıklı sevgi ve saygı temeline kurulu bir ilişki bu” yalanı da değildi. Bahçeli köşk ikili hayatın gizemi, bu hayatın ayrıcalığı idi. Merak, daha fazla yaşamak, hiçbir şey kaçırmamaktı sanki.’

Bahçeli Köşk, gizil dönem kız çocuğunun sır dolu arkadaşlıklarının bir başlangıcıdır da aslında. Gizil dönemde kız çocuklarının arkadaşlıklarına özgü özellikleri oldukça rahat gözlemleyebiliriz: Emel ve Suna sadece onlara ait bir dünyayı paylaşırlar, aynı renk elbise giyme kararı alırlar örneğin ya da sadece kendilerine ait bir dil yaratırlar: “Klama tabike mirotih…” Suna, anne ve babasının yatağının altında eskiden kalma gazete ve dergiler bulur ve ilk aklına gelen bunları Emel’e de göstermek olur. Bunun dışında Suna’nın Emel’e olan ilgisinde yine yukarıda değinilen biseksüel identifikasyona ilişkin ipuçlarının da görebiliceğini düşünüyorum. Emel Suna’nın anti-tezi olmakla birlikte sapsarı saçları ve güzelliğiyle onun ego-idealine ait özelliklere de sahiptir. Suna’nın Emel ile aralarındaki ilişkiyi tarif etmek için “karım, metresim” ifadelerini kullanmış olması bu açıdan manidardır.

Öğleden önceleri Bahçeli Köşk’te Emel’in oynamayı sevdiği oyunlarla -öğretmencilik, misafircilik gibi- geçerken öğleden sonraları Suna sokağa, gazoz kapaklarına koşar, Emel ise evdedir. “Öğleden sonraki hayatlarımız birbirimiz için trafik kazasında ölmüş ve üzeri gazetelerle örtülmüş insanlar kadar yabancıydı”. Bu durum Suna için sıkıcı olmaya başlamışken, Emel’in annesinin (Gülay), Suna’nın dayısı (Ömer) ile buluşmaları Bahçeli Köşk’teki oyun vakitlerini Suna’lara taşır. Böylece Emel evden dışarı ilk adımını atmıştır. Ve sonra bir gün Emel sorar: “Bugün sokağa çıkalım mı?”. Bu soru, Suna’nın arkadaşlığının Emel’i hayatla barıştırmaya başladığının bir göstergesidir. Emel, Suna’nın yaşam enerjisinden, kendine güveninden cesaret almıştır. Üstelik çok da başarılı olmuştur gazoz savaşlarında, ordu Emel’i kabullenmiştir. Bir “çürük elma” değildir Suna’nın arkadaşı. Sonunda yaşanan kazaya ve kırılan kola rağmen görürüz ki Emel, aslında hayatın içine dalmak için oldukça isteklidir ve bunu yapabilecek kaynaklara sahiptir.

Emel ile Suna’nın arkadaşlıklarına paralel olarak akıp giden bir başka ilişki daha vardır romanda. Ömer ve Gülay arasındaki “pasyon”. Bu iki ilişki aynı anda başlar ve herkesi etkileyen o travmatik olayla -Gülay hanımın arkasında bir mektup bırakarak kendini yatak odasının tavanına asması, kızı Emel’in ifadesiyle “kendini idam etmesi”- aynı anda sona erer. Eylül’dür.

Bu eylem Ömer’le Gülay’ın aşklarına, Emel ve Suna’nın arkadaşlıklarına (aşklarına?) ve 1969 yazına noktayı koyar. Emel, babası sandığı adamla İstanbul’a gider: “Sıcak bir Haziran’da, gün batarken onunla (annesi) gelmiştim buraya. Ve sonra yağmurlu bir eylül sabahında, günün ilk ışıkları o eve, o sokağa ve Suna’nın incecik gözyaşlarına düşerken onsuz gitmiştim buradan.” Suna Ankara’da kalır, Ömer ise o günden sonra nereye gitmiş olursa olsun o yatak odasının ortasına saplanıp kalmıştır.

Yazar, yaşanan travmanın Emel’de nasıl etkiler bıraktığını bir başka travmanın -bu sefer ülkeyi bekleyen toplu bir travmanın- öncesine; olayın on bir yıl sonrasına götürerek anlatmayı tercih eder. Artık bir süre Emel’in gözünden seyredeceğiz olanları.

EMEL

Bin dokuz yüz seksen yılının Haziran’ında, sakin ve huzurlu bir Ankara öğleninde tekrar karşılaşırız Emel’le. Emel artık hayatın en sıradan anlarına bir ürperti ile yaklaşmakta; en çok sessizlikten, sakinlikten ürkmektedir: “O kadar sakindi ki şehir, ürperdim. Beni hayatta en çok bu sakinlikler korkutur: Ya için için kıpırdanan, bilmediğim, görmediğim, hissetmediğim bir şeyler varsa bu sessizlikte diye düşünür, trajedilerin en büyüğünün bizi en gündelik, en banal, en her zamanki hayatımızı yaşarken gelip bulacağına inanırım. İnsanın yağmurlu ve soğuk bir akşamüstü soluk soluğa vardığı sıcacık evinde yüreğine saplanan bir kurşun, kanlı bir savaşın orta yerinde saplanan bir kurşundan daha fazla acıtmaz mı?”

Emel, Suna’nın gözünden gördüğümüz kadarıyla yabancı, uzak ve sanki kederli bir çocuktur. Kitap boyunca Emel’in annesine dair izlenimimiz de onun soğuk, uzak ve depresif bir kadın olduğu yönünde olur. Annesi ve Emel ortak bir kaderi, yalnızlığı paylaşıyor gibidirler. Bu durumun Emel’in bebekliğinden beri böyle olduğu ve bu anlamda Emel’in “anne sıcaklığını” yeteri kadar hissedemediğini tahmin etmek çok da zor değildir. Annesi çok genç yaşta hamile kalmıştır Emel’e, biyolojik babası annesini de Emel’i de istememiş, hamile olduğu için ailesi tarafından dışlanan annesi ona ve bebeğine sahip çıkan yaşlı bir adamla evlenmiş ve belli ki o andan itibaren hayata küsmüştür. Bu durumu göz önünde bulundurarak Emel’in en başından beri annesinden gerekli ilgi ve sıcaklığı alamadığını iddia edersek fazla ileri gitmiş olmayız herhalde. Annesinin duygusal olarak varlığını yeteri kadar hissetmeyen Emel için yaşadığı fiziksel kayıp daha çok hali hazırda var olan yalnızlık ve değersizlik duygularını perçinlemiş olsa gerek.Böyle bir annenin çocuğunun uzak ve yabancı olması şaşırtıcı değil, aksine beklenendir. Emel’in annesi ile ilişkisi bize Bolwby’nin güvensiz bağlanan çocuklarını hatırlatır. “Güvensiz ve kaygılı bağlanan çocuk, dünyada ürkek ve ayrık dolaşan bir yabandır. O, dünyada bir yaban, dünya da ona bir yabancıdır” (3) (Yavuz Erten, Psikanaliz Yazıları 3). Kanımca burada önemsenmesi gereken Emel’in erken dönem ilişkilerindeki bu önemli eksikliğe rağmen Suna’nın uzattığı dost elini tutabilmiş ve sokakla-hayatla ilişkiye geçme cesaretini gösterebilmiş olmasıdır. Bu nedenle tüm uzaklığına ve yalnızlığına rağmen Emel’in güçlü bir kız olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yazık ki Emel, Suna dolayımı ile hayatla arasında bir güven ilişkisi kurmayı başarmak üzere iken, annesi Ömer’in benzer bir şekilde ona uzattığı eli tutmak yerine hayatla olan bütün bağlarını koparmayı tercih etmiştir. Emel her ne kadar güçlü bir kız olsa da annesi ona fazla yüklenmiş ve yalnızlığını da miras bırakarak onu terk etmiştir.

On bir yıl sonra yeniden karşımıza çıkan Emel’in annesinden kalan bu mirasa oldukça sadık kalmış olduğunu görürüz. Emel, Bahçeli Köşk’e taşındıkları ilk günkü gibi hep dışında kalmıştır hayatın. Yıllar sonra sakin bir Ankara öğlesinde karşılaşıp birbirlerinin hayatlarına tekrar girdiklerinde Suna yine sokaktadır, bu sefer gazoz kapakları ile oynamak için değil, daha güzel bir dünya kurmak adına: “Ben Emel Kurtaran geceleri duvarlara yazı yazanlarla bir zamanlar gazoz kapakları toplayanların aralarında bir ilgi olduğunu anlayacak ve yeni bir yaz rüyasına dalacaktım”. Tıpkı çocuklarında olduğu gibi, Suna ne kadar içindeyse hayatın Emel o kadar dışındadır.

Annesinin ölümü sonrasında yaşadıklarını şu şekilde anlatır Emel: ‘Ankara sonrası inatçı bir sessizliğe gömülmüşüm. Bu halim birkaç ay sürmüş sonra bir sabah uyanıp balkona çıkmışım ve iki dakika sonra dönüp “burası başka bir şehir değil mi” deyip “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya başlamışım. Ben suskunlukla geçen o ayları hatırlamıyorum, ama eğer “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya başladıysam bu çocuk kalbimin çelimsizliğinden değil, küçücük aklımın çaresizliğindendi.’

Anlarız ki Emel’in küçücük aklı annesinin onu yapayalnız bırakarak çekip gitmesini- bir türlü almamıştır. Emel yaşadığı travma ve yalnızlıkla baş etmek için bir yöntem olarak bunları yok saymayı ve duygularını bastırmayı öğrenmiş/denemiştir. Bir gün öğretmen annelerini okula çağırıp, bütün sınıfın ortasında Emel’e annesinin neden gelmediğini sorduğunda Emel sınıftaki acımasız gülüşmelerle baş etmek için susmuş ve benzer bir durumu tekrar yaşamamak için görünmez olmayı denemiştir. “O günden sonra tüm hayatımı cevaplamam beklenen soruların sorulmasını önleyecek bir şekilde düzenlemeye çalıştım. Teneffüslerde bahçenin en ücra köşesine çekildim, bütün ödevlerimi eksiksiz yaptım, sınavlardan da ne düşük ne de yüksek notlar aldım.”

Emel öğretmeninin sorusuna annem öldü diyerek yanıt vermek yerine susmuştur. Belki bu gerçekle yüzleşmek için yeteri kadar güçlü hissetmediği ( bu gerçeği henüz kendisi de kabul etmediği), belki ona acımalarını istemediği için… Bu durum bize Winnicott’un “Kendi Başına Olma Kapasitesi” (1957) adlı makalesinde ele aldığı sahte kendilik kavramını hatırlatmaktadır. “Onun gereksinimlerini görmeyen ve onun varlığına kendi gereksinimlerini doyurması için saldıran, tecavüz eden ötekiler ile karşılaşan çocuk, yaşamda kalmak adına büyük bir ödün verir. Kendiliğinden (spontan) varoluşundan vazgeçer. Dış dünyanın ondan__istediklerine, ona dayattıklarına göre yaşamaya başlar. Bunu yaparken ‘gerçek kendiliğini’ örter, saklar. Dış dünyaya değen yüzü sahte kendilik’tir. Sahte kendilik kökeni olmayan, içten hissedilmeyen, dışa sunulandır” (4).

Sonuçta Emel’in kendisini çok acıtan bu gerçekle baş etme yöntemi dışarıya sahte bir kimlik sunmak ve kendisini dış dünyadan izole etmek olmuştur. Ona acı gerçeği hatırlatabilecek durumlardan kaçmış bu da dış dünyayla arasına büyükçe bir mesafe koymuştur. Şu sözler de hayata bakışını özetler gibidir Emel’in “olabildiğince düşünmemeye çalışıyordum, düşününce beklentileri ortaya çıkar insanın, beklentilerden de hayal kırıklıkları.” Hayata küsmüş gibidir. Hayatta güzel şeyler olabileceğine dair inancı yoktur. İnsanları sevmemektedir. Ankara sokaklarındaki ikinci karşılaşmalarından sonra onu yine hayata çekmeye çalışan çocukluk arkadaşına (“Emel, hayatında insanlardan çok roman figürü var, biraz hayata karışmanın vakti gelmedi mi?”) cevaben söylediği şu cümle bu duygusunu açıkça dile getirmektedir “Ben hayatın içinde bu kadar var olabiliyorum, yakından tanıdığım her şeyden bir süre sonra nefret etmeye başlıyorum…”

O dehşet verici âna tanıklık ettiğinde Emel’in yedi yaşında bir çocuk olduğunu düşünürsek bu olayda bir yanı ile kendini suçlamış olduğunu varsayabiliriz. Emel’in bilinçdışı düzeyde annesinin kendisinin sebep olduğu bir şey yüzünden intihar ettiğine inanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Annesinin hayatından ebediyen çıktığı bu anla ilgili ne hissettiğini belki de en iyi şu cümleler özetlemektedir: “Biz (Emel ve babası) sadece bir insanın bu dünyada yaşamaya devam etmesi için yetersiz iki neden değil miydik? Birbirimize bu güçsüzlüğümüzü hatırlatmamaktan ve bunu bildiğimizi belli etmemekten başka ne yapabilirdik ki?”.

Burada Freud’un (1917) nesne yitiminin özsaygıda azalmaya ya da özsaygının kaybolmasına neden olabileceğine ilişkin tespitini hatırlamamak mümkün değildir. “Ötekinin kaybı, kişi tarafından –özellikle de çocuklar tarafından- nesne onlarla birlikte kalacak kadar onlara değer vermiyor duygusu içinde narsisistik bir yara olarak deneyimlenir. Çocuk kendisinin yatırım yapılacak ve ötekinin kalmasını sağlayacak kadar iyi olmadığını hisseder, kendi değerini düşürür” (5).

Yaşadığı kayıpla birlikte Emel’in benlik idealine geri çekildiğini düşünebiliriz. Beratis, nesne yitimine bağlı olarak yaşanan benlik idealine geri çekilme durumunu yukarıda bahsettiğimiz makalesinde şu ifadelerle ele alır: “Bu ideal benliğe geri çekilme; gerçek yaşam olaylarının getirdiği kaçınılmaz mahrumiyet ve düş kırıklıklarından kaçınma girişimi, güçsüzlük ve çaresizliğin düşlemde yadsınması ve annesel nesneyle simbiyotik birleşme arzusunun tasarımlandığı mutluluk evresinin yeniden bulunmasıdır”. Bunun ardından makalede sunduğu olgu üzerinden erken dönemde yaşanan nesne kaybının benlik ideali ile karakterize olan tümgüçlülük duygusunun ve hayatın merkezinde olmaya devam eden ideal benlik durumunu arayışına neden olduğunu ifade eder (5) Emel’in Jane Eyre karakteri ile olan ilişkisin de bu arayış bağlamında değerlendirilebileceğimizi düşünüyorum. “Sonra kitabımı okudum, önemli bir şeyleri beklerken ya da dünyada beni hiçbir şeyin ilgilendirmediği günlerde Jane Eyre okurdum hep.” Jane Eyre, Emel gibi annesiz ve babasız bir çocuk olarak büyümüştür, hatta Emel’inkine kıyasla çok daha zorlu bir çocukluk yaşadığı söylenebilir. Bütün bu zorluklara rağmen hayata tutunmuş, hayat ona tutunmaya çalıştığı her defasında Jane’in karşısına bir güçlük çıkarmış ancak Jane yılmamış ve mutlu sonu bulmuştur. Jane Eyre karakteri Emel’e aradığı güçlü kadını imgesini sunmakta ve onun tüm güçlüklerine rağmen hayatta mutlu sonların olabileceğine olan inancını ayakta tutmaktadır.

Freud, yas süreci ile ilgili iki düzenekten bahseder: içe alma ve özdeşleşme (6). Kişi yaşadığı acı ile kaybedileni kendi içinde yeniden oluşturarak, kendini kaybedilene dönüştürerek baş etmeye çalışır. Emel’in durumunda kaybedilen anne olunca özdeşleşme- içine alma düzenekleri çok daha belirgin hissettirir kendini. Annesi ile aralarındaki fiziksel benzerlik de cabasıdır. Babasına annesinin gözlerinin rengini sorduğunda “aynaya bak, aynı yeşil” cevabını almasına neden olan, halalarının “bahtı benzemesin” dileğiyle andıkları bir benzerliktir bu. Bu yüzden yıllar sonra Suna’nın annesi, Emel’le karşılaşmadan önce Ömer’i uyarma ihtiyacı hisseder: “Her şey bir yana Ömer… Aynı annesi… İlk gördüğümüz zaman hepimiz çok fena olduk… sadece yüzü gözü, boyu posu değil annesine benzeyen. Oturması, kalkması, konuşması…. Ne bileyim annesini görmüş gibi oluyor insan.”

Emel’in, babasını tavlamak istediğini düşündüğü edebiyat öğretmeni onda “çevresine karşı bir ilgisizlik” sezinlemiştir. Oysa Emel, “hayatta en çok biriyle buluşabilmeyi” arzu ettiğini ifade eder: “şehrin en işlek caddesinde etrafa aldırmadan, gözlerim sadece çıkıp gelecek birinin yoluna çevrilmiş beklemeyi istiyordum, tıpkı o yaz sabahlarında incecik ayaklarına geçirdiği tokyoları, cepli basma elbiseleri ve bütün kalbiyle gelen Suna’yı beklediğim gibi, beklediğimiz gibi.” Emel’in bekleyişi bize Didier Anzieu’nun yalnızlık tarifini acı bir şekilde hatırlatır: “yalnızlık ancak birine rastlamanın umulmasına karşılık, hiç kimsenin bulunamaması durumunda ortaya çıkar” (7). Emel’in aradığı-özlediği onu sevecek, ona değer verecek bir “öteki”dir ve bunu ona verebilen, bir tek çocukluğunun Ankara yazındaki Suna olmuştur. Belli ki daha sonra karşılaştığı insanlar, bu güzel ve soğuk kıza yanaşmak ve ellerinden tutup onu hayata çekmek için gerekli cesarete sahip olamamış, bunun için çaba sarf etmemiştir.

Freud, yas sürecine ilişkin iki duygudan söz eder: kaybedilene duyulan özlem ve kendisini zamansız bırakıp gidene duyulan öfke (6). Kaybedilene duyulan özlemi, ardından bıraktığı yalnızlık duygusunu ve değersizliği açıkça görürüz Emel’de ancak bahsi geçen diğer duygu –öfke- bu kadar bariz değildir. Açıkça ifade edilmiş olmasa da biz annesinin dünyada kalmasına yetecek kadar güçlü bir neden olmadığı için Emel’in kendine karşı öfke duyduğunu düşünebiliriz. Ancak sadece kendine yönelen bir öfke değildir söz konusu olan. Çocuğunun varlığını, yaşamak için yeterli bir neden olarak görmeyen bir anneden daha öfke verici ne olabilir ki? Anneler çocukları için değiller midir? Onlar için var olmazlar mı? Annesinin kendisine rağmen bu dünyadan gitmeyi tercih etmesinin Emel’de değersizlik ve utanç duyguları uyandırırken yadsınamaz bir öfkeyi de beraberinde getirdiğini düşünmek kanımca ileri bir yorum olmayacaktır. Ancak Emel’in annesine karşı duyduğu bu öfke oldukça örtülüdür, bu nedenle Emel’in dile getirdiklerinden yola çıkarak anlamak mümkün olmaz bu öfkeyi. Öfke babası ve Emel arasındaki sessizlikte yaşanmakta ve gerçek nesnesinden uzaklaşarak diğer insanlara yönelmektedir (“yakından tanıdığım her şeyden bir süre sonra nefret ediyorum”).

Suna, Emel’in hayatına ikinci kez girdiğinde yine ellerinden tutar ve silkeler onu: “Kuşkusuz hepimiz geçmişimizle, kendimizin bulduğu ya da bizim için bulunan öykülerimizle varız, her şeyi bugün kadar yarın da yanımızda taşıyacağımızı biliyoruz, belki bizim arkamızdan ‘onun bir öyküsü yoktu’ diye konuşamayacaklar, gün doldurur gibi yaşayıp çekip gitmeyeceğiz bu dünyadan, ama hep aynı acıyı da sürekli bir yük gibi omzumuzda taşıyamayız, gücümüz yok, kaldıramayız.”

Emel’in çok sevdiği roman karakteri Jane Eyre, başına gelen bütün talihsizliklere rağmen sonunda sevgilisi Rochester’la mutlu sona kavuşabilmiştir. Hikâyenin sonunda Emel’in de bunu başardığını söyleyebiliriz. Hayat, önce babasız bırakmıştır Emel’i ama sonra karşısına Suna’yı çıkarır. Suna’yla mutlu olmak üzereyken annesini alır elinden, ardından Suna’yı. Yıllar sonra Suna’yla tekrar karşılaşır ama korkunç bir darbe -binlercesini olduğu gibi - Suna ve Emel’i tekrar ayırır. Ancak her şeye rağmen Emel, Suna, arkadaşlık, bağlanma, hayat… galip gelir. Hikâyenin sonunda Ankara’da bir apartmanın üçüncü katının balkonunda birlikte görürüz onları. Arkadaşlık “şah” demiştir.

KAYNAKÇA

  1. Winnicott, D.W. Psikozlar ve Çocuk Bakımı. http://www.icgoru.com/content/view/145/2/lang,/
  2. Bloss, P. (1961). On Adolescence A Psychoanalytic Interpretation The Free Pres.
  3. Erten Y. (2001). Yalnızlık- Yanlışlık, Psikanaliz Yazıları 3.
  4. Winnicott, D.W. (1957) Kendi başına olma kapasitesi
  5. Beratis, S (2010). Narsisizm ve Nesne Yitimi 12. Uluslararası İstanbul Psikanaliz Buluşmaları, Narsisizm.
  6. Tükel, R (2001). Yalnızlık Üzerine Notlar, Psikanaliz Yazıları 3.
  7. Kayaalp L. (2001). Yalnızlık Kader, Yaşam Heder Midir?, Psikanaliz Yazıları 3.