Bireysel Terapi

Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya…
İlk yaz, Gülten Akalın

Keşfedilmesi çok da uzun zaman öncesine dayanmayan bir tedavi biçimi olmasına karşın psikoterapinin ne olduğuna ve amacına dair bugün neredeyse herkesin genel bir fikri var. Ve ne mutlu ki bir kişinin ruh sağlığı için destek alıyor olması eskiden garipsenir ve etiketlenme kaygısına neden olurken bugün ruh sağlığı alanında artan bir farkındalık ve ilgiden söz edilebilir.

Elbette ki bu farkındalık biz ruh sağlığı çalışanlarının arzu ettiği ya da toplumun ihtiyaç duyduğu düzeyin henüz çok altında. Bu nedenle psikoterapinin ne olduğu, psikoterapiden ne beklenmesi gerektiği ve hangi durumlarda psikoterapiden faydalanılabileceği soruları hala sıkça soruluyor.

Nasıl dişimizde bir şeyler yolunda gitmediğinde bir sızlama/ağrı hissedip diş doktoruna görünmemiz gerektiği mesajını alırsak hayatımızda bir şeyler yolunda gitmediğinde de bedenimiz ve zihnimiz bize birtakım mesajlar göndermeye başlar. Bunlar uykularımızda düzensizlik, iştah ve moralimizde değişiklik, duygularımızda ani iniş çıkışlar ve rahatsız edici düşünceler olarak ortaya çıkabilir. Bazılarımız dişi sızlar sızlamaz diş doktoruna gidecek vakit, enerji ve cesareti bulabilirken bazılarımız diş ağrısı dayanılmaz bir noktaya gelene kadar beklemek durumunda kalabilir. Ruhsal sıkıntılarımız için de benzer bir durum söz konusudur. Herkesin terapiye gelme nedeni ve terapiden beklentisi kendine özel olsa da temelde kişilerin terapiden muradı benzerdir: ruhsal acının hafiflemesi.

Diş ağrısından farklı olarak ruhsal acının kaynağını anlamak oldukça karmaşık ve çetrefilli bir süreçtir. Birey olma yolculuğunda her insan farklı olanak ve olanaksızlıklarla karşı karşıya kalır. Karşılaştığı çatışma ve zorluklar gibi dayanak alabileceği kişisel ve çevresel kaynaklar da farklı biçim ve yoğunluktadır. Ve herkes elindeki kaynaklarla yaşadığı problemleri çözmek için kendine en uygun yöntemleri geliştirir. Belirli bir andaki sorunları çözmeye yardımcı olan bu stratejiler bazen başka birtakım şeyler pahasına yetişir imdada ve zamanla kişiyi daha farklı çatışmalarla baş başa bırakabilir. Psikoterapi işte böyle bir yerde devreye girer: kişinin kendisi ve çevresi ile kurduğu ilişkiler, kullandığı baş etme yöntemleri artık pek de işe yaramadığında ve belki de yıpratıcı olmaya başladığında ya da kişi daha önce hiç karşılaşmadığı ve nasıl baş edeceğini bilemediği yeni ve zorlayıcı bir durumla karşı karşıya kaldığında.

Uykusuzluğuna çare bulmak gibi bir şikayetle yola çıksa dahi aslında psikoterapiye gelen bir kişinin en temelde arzu ettiği şey anlaşılmak ve hayatında olup biteni anlamlandırmaktır. Bir hikâye kaleme alan yazarın bazı cümleleri tekrar ziyaret edip kimilerini değiştirmesi, bazı kelimeleri çıkarıp yerine yenilerini eklemesi gibi hepimiz zaman zaman hayatımızda olagelen şeyleri ve bazen de geçmiş olay ve ilişkileri tekrar ziyaret eder, yaşadıklarımıza anlam vermeye çalışırız. Bu açından psikoterapi ‘kişinin kendi hikâyesini bir yabancının varlığında yeniden yazma süreci’ olarak da tarif edilebilir. Bana kalırsa bahsi geçen yabancı/terapistin bu süreçteki öncelikli rolü hikâyeyi duymaktır. Ardından duyup fark ettiği şeyleri hikâyenin anlatıcısına yansıtır; ki yeniden yazılan ve bundan sonra yazılacak olan hikâye kişinin ihtiyaç ve beklentilerini karşılasın, kişinin anlatmaktan ve yaşamaktan memnun olacağı bir öykü haline gelsin.

Sonuç olarak psikoterapiyi tek bir cümle ile özetlemem istenseydi şair Gülten Akın’ın dizelerini ödünç alır ve “durup ince şeyleri anlama” yeri derdim, anlama ve yeniden anlamlandırma…